Selçukluların, Türkiye topraklarına girmesinin bininci yılına ilerlemenin sağladığı güven, Türkiye’de Türk varlığının bundan böyle tartışmaya açılamayacağı yönünde “uyuşturucu bir kanı”ya kaynaklık ediyor.
Uyanık olmaları konusunda uluslara sayısız neden sunan bir tarih karşısında, böylesi bir kanının sonuçları asla göz ardı edilebilir nitelikte değildir.
Öyle ki, 868-905 yılları arasında Tolunoğulları, 935-969 yılları arasında Akşitler, 1171-1250 yılları arasında Eyüplüler, 1250-1517 yılları arasında“ed-Devletü’t-Türkiyye” (Türkiye Devleti) adıyla Memlûkler ve en son 1517’den 1914’e dek Osmanlılar olmak üzere, bin yılı aşkın bir süre mutlak Türk egemenliği altında bulunan Mısır’ın, daha 20’nci yüzyılın ortalarına gelinmeden tarihî bir Arap ülkesi sayılabilir hâle gelmesi üzerinde düşünmek gerekir.
Mısır’ın, söz konusu bu bin yıldan uzun yakın siyasî tarihi, buranın en az Türkiye kadar bir Türk ülkesi olduğunu kanıtladığı hâlde, bu gerçek bile neredeyse tamamen unutulmuştur.
Benzer bir durum, Hindistan üzerinden de örneklenebilir. İlk anda Türklerle ilişkilendirilmeyen Hindistan toprakları da gerçekte; 963-1186 yılları arasında Gazneliler, 1206-1526 yılları arasında Delhi Türk Sultanlığı ve son olarak 1526’dan 1858’e dek Babürlülerce yönetilmiş, en az bin yıllık başka bir Türk ülkesidir.
Bu tarihsel gerçek, bir yanda, ne kadar köklü olursa olsun, Türkiye’deki Türk varlığının da bir gün unutulabileceğini ve üstelik böyle bir sonucun yüz yıl gibi kısa bir sürede gerçekleşebileceğini; öbür taraftan ise Mısır ve Hindistan örneklerinin yüzüncü yılını doldurduğu bu anda, 1922’de Türk ordularının utkusuyla sonuçlanan Kurtuluş Savaşı’nın tam da bugün yüzüncü yılını doldurduğunun uyanıklığında olunmasını ihtar ediyor.