Bu yazıyı sesli içerik olarak dinleyin

Hukuk, geniş anlamda siyasal gücün, dar anlamda ise siyasal iktidarın üzerinde konumlanan ve bunlara bağlayıcı bir sınır çizen normatif düzen olarak değerlendirildiğinde, varlığını ancak siyasal güç odaklarının ve iktidarın sınırlanabilirliği ölçüsünde sürdürebilen bir olgudur.

Bu çerçevede, amacı ya da gerekçesi ne olursa olsun, iktidarı sınırsız kılma ve mutlaklaştırma yönündeki her girişim, hukuk düzeni ile kurulmaya çalışılan dengeyi ve hukukla olan bağı koparan bir sonuç doğurmaktadır. Nitekim hukukun belirleyici unsuru, normların yalnızca mevcut olması değil, siyasal güç ve iktidar üzerinde fiilî bir sınırlama oluşturabilmesidir.

Bir kuralın hukuk normu olabilmesinin temel koşulu, siyasal güç odaklarının ve iktidarın eylem ve işlemlerinin “hukuksallık”, “yasallık” ve “meşrûluk” niteliklerine çelişmesiz bir biçimde aynı anda sahip olmasıdır. Bu niteliklerin bir veya birkaçının karşılanmaması veya çelişmesi, kısa dönemde toplumsal düzenin, uzun dönemde devletin varlığının ortadan kalkmasıyla sonuçlanmaktadır.

Sınırlamasız ve mutlak siyasal güç odaklarının ve iktidarın bulunduğu her düzlemde keyfiliğin ortaya çıkması kaçınılmaz olduğundan, Carl Schmitt’in dikkat çektiği üzere, olağanüstü hâle ilişkin karar yetkisinin tek elde toplanması dahi siyasal iktidarı hukukun sınırlarının dışına taşır. Bu nedenle keyfiliğin olası hâle geldiği bir ortamda hukuktan ve dolayısıyla hukuk devletinden söz edilebilmesi olanaklı değildir.

Max Weber’in otorite tipolojisinde belirtildiği gibi, karizmatik veya patrimonyal iktidar örgütlenmesi, rasyonel-hukuksal otoritenin dayandığı kurumsallaşmış sınırları ortadan kaldırmaktadır. Bu nedenle de mutlak iktidar koşullarında yürürlüğe konulan kurallar, “yasa” olarak adlandırılsa bile, “hukuksal” ve “meşrû” olma niteliklerini taşımaz. Bunlar yalnızca iktidar iradesinin teknik biçimde derlendiği ve ifade edildiği araçlardır.

Bu anlamda, ulusa ait iktidarı bir biçimde gasp ederek mutlak kişisel iktidar tesis edebilmiş monarşi rejimlerinde yasa koyma usûlüne uyularak çıkartılan kurallar hakkında –Osmanlı kânûnnâmeleri gibi– “yasal” ve aynı zamanda toplumun değer duygularına uyduğu ölçüde “meşrû” nitelemesi yapılabilirse de, tek bir kişinin iradesi olan kurallar doğası gereği yine o kişinin tek başına verebileceği başka bir kararla her zaman değiştirilebileceği için, “hukuksal” ve böyle bir düzenin de “hukuk devleti” olduğu söylenemez.

Burada vurgulanan, bir kuralın “hukuk normu” olarak nitelenebilmesi bakımından kural koyucunun kendisinin de o kuralla kişisel olarak bağlanıp bağlanmadığı meselesi olmayıp; tek bir irade tarafından, önceden belirlenmiş bir usûle veya nesnel ölçüte bağlı olmaksızın ve her an değiştirilebilir olmasıdır. Zirâ hukuk, yürütmenin keyfî işlemlerinin önüne geçtiği kadar yasama keyfîliğini de dışlayan bir istikrar ve öngörülebilirlik düzenidir.

Bu çerçeve, bir hukuk düzeninin ancak siyasal güç odaklarının ve iktidarın sınırlandırıldığı ve siyasal gücün, asıl kaynağı olan ulusa ait olduğu ön koşulunda, yapının bütün bileşenleri arasında denge kurulabildiği ve birbirlerini denetleyebildiği ölçüde ortaya çıkabildiğini göstermektedir.

Hukukun üstünlüğüne dayalı bir siyasal düzenin kurulması ise bunun yalnızca soyut normatif bir ideal olarak benimsenmesiyle değil, aynı zamanda belirli tarihsel aktörlerin mutlak iktidarı sınırlama yönündeki somut girişimleriyle mümkün hâle gelen bir dönüşümdür.

Söz konusu dönüşümün en belirgin biçimde izlenebildiği örneklerden biri Osmanlı-Türk modernleşme sürecidir. Türkiye’de, anayasal bir düzen tesisi yoluyla mutlak iktidarın sınırlandırılmasına ve bir hukuk devleti kurulmasına yönelik mücadelenin tarihi, kaynağını Türk tarih ve töresinden alan Türkçü geleneğin tarihiyle koşuttur.

Bu geleneğin ilk temsilcileri olan Jön Türkler, mutlak iktidarı sınırlayarak hukuksal bir düzen oluşturmayı amaçlamış, böylelikle siyasal gücün asıl kaynağı olan “ulus”a dönmesinin de önünü açmışlardır. 1876’da Abdülaziz’i tahttan indirmeleri ve Kânûn-ı Esâsî’nin ilânı yoluyla Meşrûtiyet rejimine geçilmesini sağlamaları bunun en somut örneğidir. Bu olay, Weberci anlamda kişiselleşmiş ve mutlaklaştırılmış iktidarın rasyonel-hukuksal otoriteye dönüştürülmesi ve bir hukuk devleti tesis edilmesi yolunda Osmanlı-Türk siyasal tarihindeki ilk girişim olarak değerlendirilebilir.

Bu çizgi, Jön Türklerin ardılı olan İttihat ve Terakki Cemiyeti tarafından da sürdürülmüştür. Anayasayı yürürlükten kaldırarak mutlakiyet rejimine geri dönen 2’nci Abdülhamid’e karşı konumlanan Türkçü aydın ve asker-sivil kadrolar, 1908 Devrimi ile bu kez de onu tahttan indirmiş; 2’nci Meşrûtiyet’in ilânı yoluyla anayasal düzeni yeniden yürürlüğe koymuşlardır.

Cumhuriyet rejimine geçilmesinin hemen öncesinde “saltanatın kaldırılması” ise mutlaklaştırılmış iktidarın kaynağını yapısal olarak tasfiye ederek bu dönüşümü en radikal biçimde tamamlamıştır.

Türk siyasî tarihindeki bu süreklilik, hukuk devleti ve anayasa mücadelesinin Türkçü ideolojiye ait kurucu bir değer olduğunu göstermektedir.

Bu geleneğin ulusu baskı ve tahakküm altına alan ve onu yok sayan ulus dışı güç ve mutlak iktidar karşıtlığı, yalnızca devlet iktidarına yönelik bir tutumla sınırlı olmayan, bizzat kendi örgütlenmelerine de biçim veren bir olgudur. Türkçü geleneği temsil eden Jön Türk ve İttihatçı örgütlenmelerinde belirli bir siyasî önderin, karizmatik bir otoritenin veya kişisel iktidar iddiasında olabilecek bir başkanlık makamının bulunmaması bunun somut kanıtıdır.

Bu örgütlerde, karar alma süreçlerinin ve siyasî temsilin kolektif yapısı, Weber’in tanımladığı karizmatik otoritenin mutlaklaşma eğilimini bilinçli biçimde sınırlamıştır. Yürütme yetkisinin ise karizmatik-kişisel otoriteye dayalı olmayan “umumî kâtiplik (genel sekreterlik)” gibi teknik ve bürokratik makamlara bırakılması, iktidarın kişiselleşerek mutlaklaşmasını engelleyen bilinçli bir denge kurulduğunu göstermektedir. Bu yapı, Michel Foucault’nun iktidarın her düzlemde yeniden üretildiğine ilişkin değerlendirmeleriyle de uyumludur. Nitekim kaynağını Türk tarih ve töresinden alan Türkçü gelenek, iktidarın mutlaklaşmasını yalnızca siyasal düzlemde değil, örgütsel mikropolitik düzeyde de engellemeyi amaçlayan bir ilke ve öz-disiplin düzeneği üretmiştir.

Öyle ki, Türkçü çizgide olduğu iddialarında bulunmalarına karşın, özellikle Soğuk Savaş yıllarında ve sonrasında ortaya çıkan örgütlenmelerde, örgütsel mikropolitik düzeyde kişisel ve mutlak iktidarların inşa edilmesi, Türkçü geleneğin anayasal düzen, hukuk devleti ve sınırlı iktidar anlayışı çevresinde biçimlenen kurucu ve karakteristik değerleriyle açıkça çelişir. Böyle bir çelişki, söz konusu örgütlenmelerin ulusçu siyasal gelenek içerisinde değerlendirilmesini olanaksız kılmakla kalmamakta; bu tür yapıların, Türkçülüğü kuramsal ve tarihsel bir aidiyetin ifadesi olmaktan çok, meşrûiyet kazanmaya yönelik bir söylem olarak kullandığına işaret etmektedir.

Bu bütünlük içinde değerlendirildiğinde, anayasal düzeni ve hukuk devletini tesis etmeye yönelen sınırlı iktidar düşüncesinin, Türkçü geleneğin aslî unsuru ve belki de en ayırt edici düşünme ve eylem biçimi olduğu öne çıkmaktadır. Bu siyasal düşünce, her düzeydeki iktidarın kişiselleştirilmesine ve mutlaklaştırılmasına karşı geliştirdiği direnç doğrultusunda, siyasal örgütlenmeleri amaçları kadar yöntemleri üzerinden de değerlendiren bir bakış açısı sunar. Bu nedenle de kendisini Türkçü olarak tanımlayan yapıların, geleneğin taşıyıcısı olarak kabûl edilebilmesi için bu ulusçu değerleri tamamen içselleştirmiş olması ön koşuldur.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir