Bu yazıyı sesli içerik olarak dinleyin

Bir devlet başkanının, meşrû bir hukuksal dayanak bulunmaksızın, başka bir devletin doğrudan ya da dolaylı bir müdahalesi sonucu alıkonulması; devletlerin egemen eşitliği, iç işlerine karışmama ve zor kullanma yasağı gibi uluslararası hukukun kurucu ve bağlayıcı ilkelerinin açık bir ihlâlini oluşturur. Bu tür bir eylem, Birleşmiş Milletler Şartı başta olmak üzere uluslararası hukukun yalnızca yazılı normlarına değil, aynı zamanda devletler arasında müşterek kabul gören örf ve adet hukukuna da aykırıdır.

Devlet başkanlarının kişisel dokunulmazlığı, bireysel bir ayrıcalıktan ziyâde, temsil ettikleri siyasal egemenliğin ve devlet kişiliğinin hukuksal bir uzantısıdır. Bu dokunulmazlık, uluslararası düzenin asgarî öngörülebilirlik ve istikrar içinde işlemesini mümkün kılan temel varsayımlardan biri kabul edilir. Bu ilkenin ihlâli, devletler arası ilişkilerde hukukun yerini fiilî güç kullanımının alabileceği yönündeki algıyı güçlendirmesi nedeniyle, yalnızca hedef alınan devleti değil, uluslararası düzeni bütünüyle tehdit eden bir meşrûiyet krizi doğurur.

Bununla birlikte, bu tür müdahalelerin fiilen mümkün hâle gelmesi ve kimi zaman ciddî bir direnişle karşılaşmaması, yalnızca müdahaleci aktörlerin iradesiyle açıklanamaz. Bu sonucun gerçekleşebilmesinde belirleyici olan etmenlerden biri de hedef alınan ülkede siyasal gücün kurumsal biçimde dağıtılmak yerine tek bir kişide toplanmış olmasıdır.

Müdahaleci aktör, bu tür siyasal yapılarda güç ve iktidarın tek bir kişide toplanmış olmasından hareketle, o kişinin etkisizleştirilmesinin bütün bir ülkenin siyasal iradesini işlevsiz kılacağı varsayımıyla hareket edebilir. Böyle bir durumda müdahalenin düşük maliyetli ve yüksek etkili bir araç olması, uluslararası hukuka açıkça aykırı olsa bile, göze alınabilir olmasına yol açabilir.

Bu tür bir müdahale fiilen gerçekleştiği durumda ise siyasal güç ve iktidarı elinde toplayan kişinin toplum nezdinde güçlü bir destek tabanına sahip olması ya da uzun süredir iktidarda bulunması, geniş ve örgütlü bir toplumsal tepkinin ortaya çıkması için yeterli olmayabilir. Nitekim bir ülkenin siyasal iradesi tek figür üzerinden temsil edilir hâle geldiğinde, tepki de çoğu kez o figürle ve onunla organik bağ içindeki dar bir çevreyle sınırlı kalır.

Buna karşılık, siyasal güç ve iktidarın anayasal ve kurumsal düzeylerde paylaşıldığı; yasama, yürütme ve yargı erklerinin bağımsız biçimde işlediği devletlerde, benzer bir dış müdahale yalnızca bir kişiyi hedef almakla sonuç vermez. Böyle bir durumda müdahalenin, siyasal partilerden bürokratik yapılara, sivil toplumdan toplumsal hareketlere kadar uzanan çok katmanlı ve yaygın bir dirençle karşılaşması çok daha olasıdır.

Bu nedenle de konunun devletler hukukunun ihlâliyle sınırlı bir bağlamda ele alınması yeterli olmayıp; kişiselleşmiş iktidarın, devleti dış müdahalelere açık ve kolay hedef alınabilir bir yapıya dönüştürdüğü değerlendirmesinden ayrı düşünülemez.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir