Kitlelerin eğitim düzeyinin artırılmasının bir ülkenin ilerlemesini kendiliğinden sağlayacağı varsayımı, ilk bakışta ikna edici görünebilir. Zirâ eğitim; bilişsel düzeyi yükselten, uzmanlaşmayı sağlayan, üretkenliği artıran ve kamusal yaşama katılım biçimlerini çeşitlendiren bir aygıttır. Bu nedenle de toplumsal kalkınmayı “daha fazla ve daha yaygın eğitim” ile açıklayan yaklaşım uzun süredir yaygın kabul görmektedir.
Ne var ki bu bakış açısı, eğitimin bireysel düzeyde sağladığı kazanımlar ile bu kazanımların toplumsal ölçekte değer üretmesi arasındaki ayrımı çoğu kez göz ardı eder. Bireysel bilgi ve beceri birikiminin toplumsal düzlemde karşılık bulması, yalnızca eğitimin niteliğiyle açıklanamaz. Eğitimli bireyin sahip olduğu yetkinliklerin istihdama, gelire, meslekî saygınlığa ve toplumsal statüye dönüşmesi ve daha genel bir söyleyişle “tanınması ve değer görmesi”, alınan eğitimin niteliğinden daha çok siyasal, toplumsal ve ekonomik düzenin işleyişine bağlıdır. Eğitim, değer olarak görülmediği, devlet ve toplum nezdinde karşılığının bulunmadığı ortamda, rasyonel bir araç olmaktan uzaklaşarak bireylerin beklentileri ile gerçeklik arasındaki mesafeyi büyülten bir unsura dönüşür.
Eğitimin devlet ve toplumda “karşılık” bulması, ilk akla gelen “ücret” kavramıyla sınırlı değildir. Hukuksal öngörülebilirlik, liyâkat esaslı yükselme olanakları ve güvenli gelecek beklentisi eğitimle birlikte ortaya çıkan beceri ve niteliklerin işlev kazanmasını sağlayan ana bileşenlerdir. Eğitim, ücretin yanı sıra bu bileşenlerin de varlığı durumunda toplumsal ilerleme ve değer üretebilir.
Eğitim ile düzen arasındaki ilişki, doğal olarak bir öncelik ve sıralama sorununu da gündeme getirmektedir. Eğitimin toplumsal yarar sağlayabilmesi için bireylerin niteliklerini tanıyan siyasal, toplumsal ve ekonomik çerçevenin önceden kurulmuş olması gerekir. Nitekim eğitim yalnızca beceri değil, aynı zamanda beklenti de ürettiğinden; yetkinlik kazanan bireyin istihdamda, statüde, haklarda ve yaşam düzeyinde karşılık bulacağını varsayması oldukça doğaldır. Bireyin ürettiği ya da bizzat sahip olduğu nitelikler karşılığını bulamadığında, nitelikli insan kaynağı ile devlet ve toplum düzeni arasında yapısal bir uyumsuzluk oluşur. Bu uyumsuzluk ise bireysel tatminsizliği ve bunun yanı sıra toplumsal gerilimleri doğurur.
Öte yandan, niteliğin değer gördüğü ve karşılık bulduğu devlet ve toplum düzenini kuran da genellikle dar bir çekirdek “topluluk”tur. Bu topluluk, çoğu kez kendi kendini yetiştiren bir kesimin örgütlenme iradesi göstermesi sonucunda ortaya çıkar ve toplumun genel eğitim düzeyinden görece bağımsız biçimde devletin; hukukun, siyasal, toplumsal ve ekonomik kurumların inşasını üstlenir. Kitlesel eğitim ancak bundan sonra, kurulu olan düzenin sürdürülebilirliğini sağlamak üzerine konumlandırılır.
Devlet ve toplum düzeni içerisinde etkili bir konum elde edebilen ve örgütlü biçimde hareket edebilen sınırlı sayıdaki nitelikli bireylerden oluşan bu topluluk, norm koyma ve kurum inşa etme kapasitesi itibarıyla düzen kurucudur. Bu topluluğun ilk aşamada önceliği, geniş kapsamlı bir eğitim seferberliği değil; düzenin taşıyıcı yapılarının oluşturulmasıdır. Bu koşulların mevcut olmadığı ortamda eğitim de devleti ve toplumu ileri taşıyan bir araç olamaz.
Tarihsel örnekler eğitim ve düzen arasındaki bu göreli ilişkiyi açıkça ortaya koymaktadır.
Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluş süreci, düzen kurucu topluluğun işlevini ve kurumsal önceliklerin belirleyiciliğini gösteren örneklerden biridir. Bağımsızlık döneminde ve sonrasında öne çıkan siyasal ve düşünsel seçkinler, öncelikle bir yönetim mimarisi kurmaya odaklanmış; güçler ayrılığı, temsil aygıtları, yargı düzeni, vergilendirme yetkisi ve mülkiyet ve sözleşme rejimiyle siyasal topluluğun sürdürülebilirliğini sağlayan ana çerçeveyi oluşturmuşlardır. Bu çerçevenin işler hâle gelmesi, piyasa ilişkilerinin istikrar kazanmasını sağlamış; kitlesel eğitim süreçleri bu zemin üzerinde anlamlı hâle gelebilmiştir. Kamusal eğitimin yaygınlaşması, uzun bir kurumsallaşma ve ekonomik genişleme sürecinin sonucunda gerçekleşmiştir.
Benzer bir örüntü Meiji dönemi Japonya’sında da görülmektedir. Burada da hukuksal ve yönetsel yeniden yapılanma kitlesel eğitim süreçlerinden önce gerçekleşmiş, eğitim bu aşamadan sonra kitlesel bir araç olarak öne çıkmaya başlamıştır.
Bu örnekler, eğitimin işlevsel hâle gelebildiği ülkelerde belirleyici olanın, bireylerin eğitim süreci sonunda kazanacakları niteliklerin karşılık bulabileceği bir devlet ve toplum düzeninin önceden tesis edilmiş olması zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Bu anlamda “önce düzen, sonra eğitim” yaklaşımında eğitimin ikincil değerde bir mesele olduğu söylenemez. Tersine, siyasal, toplumsal ve ekonomik zeminin önceden hazırlanması tam da eğitimin toplumsal karşılık üretebilmesi ve anlamlı hâle gelebilmesi için gereklidir. Bu zeminin yokluğunda eğitim, yalnızca bireysel beklenti üreten; ancak üretilen beklentinin karşılanmadığı; böylelikle bireyin devletle ve toplumla bağının zayıfladığı ve aidiyet duygusunun aşındığı bir süreçten ibaret hâle gelmektedir.
Bu bakımdan “beyin göçü” de yalnızca kişisel tercihlerle açıklanması mümkün olmayan yapısal bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır. Nitelikli birey açısından belirleyici olan, sahip olduğu bilgi ve becerinin devlet ve toplum düzleminde ne ölçüde karşılık bulduğudur. Bu karşılığın bulunmadığı koşullarda beyin göçü, bireyin kişisel seçimi olmaktan çok, rasyonelliğin kaçınılmaz sonucudur.