Türk yurttaşının günlük yaşamda sıklıkla muhatap olmak durumunda kaldığı polisin, hemen her ortamda hukuk ve yasa tanımazlık düzeyine ulaşan uygulamaları, bugüne dek yalnızca “polis“ sıfatının başına getirilen “Türk” adına duyulan saygı nedeniyle tahammül görmüştür.
Ne var ki, bir kimseye “Türk polisi” sıfatını kazandıran unsur ne taşıdığı üniforma ne de bağlı bulunduğu yasal düzenlemelerdir. Bu sıfat, yalnızca Türk ulusuna saygı ve bağlılıkla hizmet ettiği öngörüsüyle lâyık görülmektedir.
Yasa koyucunun da bu ayrımı öngördüğü, Türk Silahlı Kuvvetleri için “Türk” adını taşıyan özel başlık ve düzenlemelerle yasalar ihdas etmişken, kolluk kuvvetleri açısından yalnızca “polis” tanımıyla yetinmiş olmasından anlaşılmaktadır.
Buna karşılık, Türk halkının bugün muhatap olduğu “polis”, kendisine lâyık gördüğü, görmek istediği “Türk polisi” sıfatını hak ettiğini ispat etmesi gereken bütün olaylarda, Türk halkının değil, kişilerin kolluk gücü gibi hareket etmekte; eylemlerinin sorgulanması söz konusu olduğunda ise “emir kulu” olduğu savunusuna sığınmaktadır.
Görünen o ki, kendilerini “emir kulları” olarak görmekten çekinmeyen bu kişiler, Cumhuriyetin özgür birey ve yurttaş olma ülküsünü kavrayamamış ve içine sindirememiştir.
Cumhuriyet, bireyin “kul” değil, özgür ve sorumlu yurttaş olmasını esas almış; kimsesizlerin kimsesi olan hukuk düzenini bu anlayış üzerine kurmuştur.
Anayasa’nın açık hükmüne göre, “konusu suç teşkil eden emir, hiçbir suretle yerine getirilmez; yerine getiren kimse sorumluluktan kurtulamaz” ilkesine rağmen, polisin her eyleminde “emir kulu” sözüne sığınması, yalnızca hukuk devletinin gereklerini değil, aynı zamanda vicdanî meşruiyeti de ihlâl etmektedir.
Son olaylar, bu kişilerin Cumhuriyetin kendilerine kazandırmayı amaç edindiği, hiç kimsenin kulu olmama ve ulusal duruş sahibi olma niteliklerinden çok uzakta bulunduğunu bir kez daha göstermiştir.
“Polis”in hukuk ve yasa tanımaksızın yalnızca “emir kulu” olduğunu ileri sürerek, tıpkı Osmanlı dönemindeki padişahların “kulları” gibi davranmayı seçmesi, yasada dahi olmadığı hâlde kendilerini şereflendirmek için halkın yakıştırdığı, “Türk” sıfatını taşımaya lâyık olmadıklarını açıkça ortaya koymaktadır.
Nitekim, öykündükleri padişahlar da kullarını daima Türk olmayanlar arasından seçmişlerdir.
Bir toplumdaki meşruluğun ancak o toplumun vicdanında ve değerleriyle sağlanabileceği göz önüne alındığında,
Hukuk ve yasa tanımadan, Türk ulusunun bireylerine her türlü acımasızlığı kendine hak gören,
Buna karşılık, “terörist” ve “bölücü” unsurlara gelince eylemsizliği seçen bu kişiler, “Türk polisi” sıfatı verilerek kutsallaştırılmayı ve dokunulmaz kılınmayı hak etmemektedir.
Bugünkü durumun da kanıtladığı üzere, bunlar sıradan “hükûmet güçleri”nden fazlası olarak görülmeye lâyık değildir.
Öyle ki, sergiledikleri yoğun hukuk ve yasa tanımaz eylemler, kendilerini Türk devletine değil de başka bir şeye dayandırdıklarını ortaya koymakta; bu durum da onları bir “devlet gücü” olarak nitelendirmeyi dahi olanaksız hâle getirmektedir.