Bu yazıyı sesli içerik olarak dinleyin

Siyasal iktidarın işlem ve eylemlerine karşı ortaya çıkan toplumsal itiraz, modern yurttaşlık haklarından ve demokratik katılım araçlarından daha eski bir olgudur. Halkın egemeni seçme, yasama faaliyetine katılma veya yöneticileri belirli aralıklarla değiştirme hakkına sahip olmadığı Osmanlı toplumunda dahi iktidarın hukuk değilse bile adalet sınırları içinde hareket etmesi yönünde güçlü bir beklenti bulunmaktadır. Bu beklenti, kimi zaman arzuhal ve mahzarlarla yönetime ulaştırılmış, kimi zaman vergi ve yerel yönetim uygulamalarına karşı müşterek tepkilerle açığa çıkmış, kimi zaman ise Celâlî hareketlerinde görüldüğü üzere açık başkaldırı biçimini almıştır.

Osmanlı toplumundaki itirazın kaynağı, siyasal iktidarın halk iradesine dayanması düşüncesinden çok, iktidarın adalet sağlama yükümlülüğünde aranmalıdır. Osmanlı hükümdarı yalnız padişah olarak dünyevî iktidarın başında bulunmamakta; halifelik iddiası ve İslâm siyaset düşüncesinde hükümdar için kullanılan “zıllullah fi’l-arz”, yani “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” tasavvuru üzerinden dinî bir meşruiyetle de çevrilmektedir. Halifelik unvanının Osmanlı siyasetindeki fiilî ağırlığı her dönemde aynı olmayıp özellikle 19’uncu yüzyılda belirgin biçimde artmış olsa da hükümdarın yönetme yetkisi, tebaayı zulümden koruma, yöneticilerin keyfîliğini önleme ve toplumsal düzeni adalet içinde sürdürme yükümlülükleriyle birlikte anlam kazanmaktadır.

Bu nedenle kadı, vergi tahsildarı veya taşra yöneticisi hakkında merkeze şikâyette bulunulması, siyasal düzenin bütünüyle reddedilmesini değil, o düzenin dayandığı adalet vaadinin iktidara yeniden anımsatılmasını ifade etmektedir. Buradaki önemli siyasal nitelik, devletin sürekliliğine duyulan bağlılık ile devlet adına yetki kullananlara beslenen güvensizliğin aynı siyasal kültür içinde yan yana bulunabilmesidir. Devlet, toplumun düzenini ve ortak varlığını temsil eden üstün bir yapı olarak kabul edilirken, devlet adına yetki kullananlar bu kutsallığın kendiliğinden ve koşulsuz sahibi sayılmamaktadır. Böylece yöneticinin işlemine karşı çıkmak devlete karşı çıkmak anlamına gelmemekte; kimi zaman devleti, onun adına hareket edenlerin keyfîliğinden koruma iddiasına dönüşmektedir. Anadolu’daki itiraz geleneğinin önemli bir bölümü de bu ayrım üzerinde yükselmektedir.

Arzuhal ve mahzar geleneği bu ilişkinin gündelik yaşamdaki en belirgin araçlarındandır. Tek bir kişi uğradığı haksızlığı merkeze taşıyabildiği gibi bir köyün, mahallenin veya esnaf topluluğunun üyeleri de ortak bir metin düzenleyerek vergi yükünü, arazi uyuşmazlığını, yerel yöneticinin baskısını veya müşterek bir sorunu yönetime bildirebilmektedir. Böylelikle kişisel mağduriyet, aynı uygulamadan etkilenen insanların katılımıyla müşterek bir isteme dönüşebilmekte; tebaa, doğrudan karar veremediği bir düzende dahi siyasal kararlara bir ölçüde fiilen katılma iradesi sergilemektedir.

Celâlî hareketleri bu itiraz düzeninin daha sert ve karmaşık görünümünü oluşturmaktadır. Bunları halkın adalet arayışından doğmuş yekpare toplumsal başkaldırılar olarak okumak tarihsel bakımdan olanaklı değildir. Hareketlerin içerisinde geçim düzeni bozulan köylüler, çiftbozan reaya, işsiz veya terhis edilmiş askerler ve sekban-leventlerle birlikte mansıp ve nüfuz arayan taşra güçleri de yer almış; Anadolu halkı kimi zaman bu hareketlere katılmış, kimi zaman ise onların şiddetinin mağduru olmuştur. Bununla birlikte Celâlî hareketlerinin ortaya çıktığı toplumsal ortam, dinî ve dünyevî meşruiyetle çevrili güçlü bir iktidarın dahi yönetilenleri mutlak bir edilgenliğe mahkûm edemediğini göstermektedir. Burada konu olan Celâlîleri çağdaş anlamda demokratik bir muhalefet olarak nitelendirmek değil; vergi, geçim, yerel yönetim ve merkezî otoritenin işleyişinden doğan hoşnutsuzlukların belirli koşullarda müşterek tepkiye dönüşebildiğini tespit etmektir.

Benzer bir görünüm, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da gözlemlenmektedir. Savaşın ardından güçlü bir merkezîleşme ve toplumu dönüştürme iradesiyle kurulan yeni rejim ve devlet, kurucu kadronun güçlü meşruiyetine rağmen kurumsal muhalefet arayışları, yerel şikâyetler, vergi tepkileri, işçi hareketleri ve çeşitli kaçınma davranışlarıyla karşılaşmıştır. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ile Serbest Cumhuriyet Fırkası kurumsal muhalefet arayışının varlığını ortaya koymuş; özellikle Serbest Cumhuriyet Fırkası kısa sürede dikkate değer bir toplumsal ilgi toplamıştır. Tek parti dönemine ilişkin çalışmalar da toplumun, devlet politikalarını bütünüyle edilgen biçimde karşılamadığını, erişebildiği araçlarla yönetime seslenmeyi ve kimi uygulamalara itiraz etmeyi sürdürdüğünü göstermektedir.

Bu tarihsel görünüm karşısında bugünün Türkiye’sindeki sorun, itiraz olanaklarının yokluğundan çok, mevcut olanakların ortak siyasal iradeye dönüşmekte zorlanmasıdır. Bugünün yurttaşı oy kullanabilmekte, siyasal partiler ve sivil örgütler içinde faaliyet gösterebilmekte, idarenin işlemlerine karşı yargı yoluna başvurabilmekte ve Anayasa’nın 74’üncü maddesi uyarınca kendisiyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikâyetlerini yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisine iletebilmektedir. Buna karşın kamunun bütününü veya geniş toplumsal kesimleri ilgilendiren idarî ve siyasal kararlar çoğu zaman ortak bir iradenin konusu hâline gelmeden kabul edilmekte; bunlardan doğan uyuşmazlıklar etkilenen kişilerin ayrı ayrı çözmesi gereken bireysel sorunlara dönüşmektedir.

Bu farkı geçmişte yaşayan tebaanın daha yürekli ve katılımcı bugünün yurttaşının ise kişilik bakımından daha kayıtsız olduğu gibi indirgemeci bir karşılaştırmayla açıklanması güçtür. Geçmişte yaşayan insan da ailesini, geçimini, malını ve güvenliğini korumaya çalışmaktadır. Tarihsel değişim insanın özel hayatına verdiği değerden çok, hak ve adalet beklentisini müşterek bir talebe dönüştürebildiği toplumsal ilişkilerde ve siyasal araçlarda aranmalıdır.

Türk siyasal davranışında sıkça karşılaşılan “dur bakalım sonu ne olacak” tutumu bu noktada anlam kazanmaktadır. Bu davranış basit bir ilgisizlikten ziyade, devlet gücü karşısında tarih içinde edinilmiş ihtiyatın, yöneticilere duyulan güvensizliğin ve kolektif hareketin sonucuna ilişkin belirsizliğin gündelik ifadesi olarak okunabilir. Birey haksızlığı fark etmekte, ancak iktidarın ne kadar ileri gideceğini, başkalarının nasıl davranacağını, tepkinin yaygınlaşıp yaygınlaşmayacağını ve kendisinin yalnız kalıp kalmayacağını görmeden açık bir tutum almak istememektedir. Böylece güvensizlik doğrudan itiraz üretmek yerine bekleme, gözleme ve riskin başkaları tarafından da üstlenileceğinden emin olma eğilimini doğurmaktadır.

Bu durum siyaset biliminin kolektif eylem problemiyle de açıklanabilir. Aynı rahatsızlığı paylaşan çok sayıda kişinin bulunması, tek başına müşterek hareketin ortaya çıkmasına yetmemektedir. Her birey çevresindekilerin davranışını gözlemlediğinde tepkinin maliyetini ilk üstlenen kişi olmaktan kaçınabilir. Buna karşılık başkalarının da aynı rahatsızlığı taşıdığı ve harekete geçtiği görüldüğünde katılımın maliyeti azalmakta, daha önce sessiz kalan kişiler müşterek tepkiye katılabilmektedir. Uzun sessizlik dönemleri ile bir anda genişleyen toplumsal tepkiler bu nedenle birbirine karşıt iki toplumsal karakter özelliği değil, aynı ihtiyatlı davranışın farklı koşullar altında doğurduğu iki sonuç olarak görülebilir.

Geçmişte köy, mahalle, lonca, cemaat ve akrabalık ilişkileri bireyin yaşamını daha kalıcı müşterek bağlar içerisinde kurmuştur. Bu nedenle aynı vergiye, aynı yöneticiye ve benzer ekonomik koşullara tâbi insanlar karşılaştıkları haksızlığı da çoğu kez aynı topluluğun sorunu olarak algılayabilmiştir. Modern toplumda ise ücretli çalışma, borçluluk, iş kaybı korkusu, zaman yoksulluğu, coğrafî hareketlilik ve toplumsal bağların geçicileşmesi bireyin kolektif hareket kapasitesini zayıflatmış görünmektedir. Kişi, karşılaştığı sorunu ortak bir isteme dönüştürmek yerine kendi ekonomik olanakları, kişisel bağlantıları, iş veya yer değişikliği yahut görünmez kalma stratejileriyle aşmaya yönelmektedir.

Albert O. Hirschman’ın “exit” ve “voice” ayrımı bu dönüşümü açıklamak bakımından elverişlidir. Bir kurum veya siyasal düzen karşısında hoşnutsuzluk yaşayan kişi, ya sesini yükselterek onu değiştirmeye çalışır ya da mümkün olduğu ölçüde o ilişkiden çıkar. Ses verme kanallarının etkisiz olduğuna ilişkin kanaat güçlendikçe ve müşterek hareketin maliyeti bireyin kendi üzerinde kaldıkça çıkış stratejileri çekici hâle gelmektedir. Böylece kamusal nitelikteki bir sorun, herkesin kendi olanaklarıyla aşmaya çalıştığı özel bir güçlüğe dönüşmektedir. Bunun siyasal sonucu ise yalnızca insanların daha az itiraz etmesi değil, ortak bir sorun etrafında “biz” oluşturma yeteneğinin de aşınmasıdır.

Temsilî demokrasinin işleyiş biçimi bu bireyselleşmeye başka bir yoldan katkıda bulunabilmektedir. Oy hakkı, yurttaşa yöneticilerini belirli aralıklarla seçme ve değiştirme olanağı sağlayan başlıca araçlardan biri olmasına karşın, oy hakkı dolayısıyla siyasal katılımın giderek seçim anına indirgenmesi, her toplumsal sorunun “sandıkta çözüleceği” düşüncesi, oy vermeyi “kamusal katılımın başlangıcı” olmaktan çıkararak onun tamamlandığı yer olarak algılanmasına yol açmaktadır. Oysa oy vermek, dilekçe sunmak, örgütlenmek, idareyi izlemek, Meclise talep yöneltmek, toplantı ve gösterilere katılmak, kamuoyu oluşturmak ve kamusal kararları seçim günleri arasında da denetlemek yurttaşlığın kendini tamamlayan görünümleridir.

Aynı biçimde, hak arama yollarının bugünkü kullanım biçimi de benzer bir sınırlılığa işaret etmektedir. İdarenin hukuka aykırı işleminden etkilenen yurttaşa çoğu kez mahkemeye başvurması önerilmektedir. Yargısal denetim kuşkusuz hukuk devletinin vazgeçilmez güvencelerindendir ve iptal davası gibi olanaklar yalnız davacının menfaatini değil, idarenin hukuka uygunluğunu sağlayan nesnel bir işlev de taşımaktadır. Bununla birlikte yargılama, niteliği gereği belirli bir davacı, işlem, süre ve talep sonucu çevresinde yürüdüğünden, bütün bir ulusu etkileyen hukuksuz uygulamalar, mahkemeler önünde birbirinden ayrı sonuçlanan ve yalnızca bireylerin hak alanlarıyla sınırlı kalan uyuşmazlıklara dönüşebilmektedir.

Bu nedenle, hukuksal başvuru yolları ile siyasal haklar birbirinin yerine geçebilen araçlar olarak değerlendirilemez. Mahkeme çoğunlukla yalnızca haksızlığa uğrayan kişi bakımından hukuksal bir güvence sağlarken yurttaşlık, hukuka aykırılığı doğuran kamusal kararın kendisini siyasal tartışmanın konusu hâline getirebilmeyi de içerir. Aynı hukuksuzluğun muhatapları ayrı ayrı dosyalara bölündükçe, işlemi doğuran idarî anlayış ve siyasal karar toplumsal tartışmanın ve siyasal alanın dışına çekilerek yalnızca yargının çözmesi gereken teknik bir sorun gibi algılanabilir.

Böyle bir ortamda hukuk düzeni aşındıran uygulamalar, devlet kurumlarını zayıflatan tercihler, ülkenin bağımsızlığı ve egemenliği üzerinde tartışma doğuran kararlar veya ulusun tarihsel değerlerini yıpratan, onur ve saygınlık duygusunu inciten siyasal tutumlar karşısında dahi parti aidiyetlerini ve toplumsal kesimleri aşan sürekli bir siyasal tepkinin oluşması güçleşmektedir. Bu bakımdan, dinî ve dünyevî meşruiyetle çevrili padişah ve halife yönetimi altında bile yönetime müşterek talepler ulaştırabilen tebaa ile karşılaştırıldığında, anayasal haklara sahip yurttaşın ülkenin ve ulusun geleceğine ilişkin kararları çoğu kez yalnızca izlenen gelişmeler olarak karşılaması, üzerinde durulması gereken bir siyasal dönüşümdür.

Ulusal gurur yalnız bayrağa, tarihe veya geçmişteki başarılara duyulan bağlılıktan ibaret değildir. Devletin hukuk içinde kalmasını, kamu makamlarının ulusun saygınlığına uygun davranmasını, ülkenin bağımsızlık ve egemenliğinin korunmasını ve ortak geleceğin dar siyasal hesaplara terk edilmemesini istemek de ulusal bağlılığın parçasıdır. Bunun siyasal karşılığı devlet adına alınan her kararı desteklemek olamaz. Devlete bağlılık, kalıcı olan devlet ile geçici siyasal iktidarları birbirinden ayırabilmeyi; ulusa bağlılık ise ulus adına kullanılan gücü denetlemeyi ve bu gücün hukuk, egemenlik ve kamu yararı sınırlarından uzaklaşmasına itiraz edebilmeyi gerektirir.

Ne var ki toplumsal kutuplaşma, ortak adalet duygusunu olduğu ölçüde ulusun ortak sorunları karşısında tek bir siyasal özne olarak davranma yeteneğini de parçalamaktadır. Bir kararın hukuka, kamu yararına veya ulusal onura uygunluğu, çoğu zaman kararın içeriğinden önce o kararı veren iktidara ve karardan etkilenen kesimin siyasal kimliğine göre değerlendirilmektedir. Her topluluk kendi mağduriyetini tanımakta, diğer kesimin uğradığı haksızlığı rakip siyasetin sorunu saymaktadır. Böylelikle hukuk ortak ölçü olma niteliğini, ulusal konular da birleştirici gücünü yitirmekte; aynı ülkenin geleceğine bağlı kalabalıklar birbirine temas etmeyen siyasal kamplar hâlinde yaşamaktadır.

Sayısal iletişim araçları da bu parçalanmayı görünür kılmakta, fakat çoğu kez aşamamaktadır. Bir hukuksuzluk veya ulusal hassasiyetleri yaralayan karar kısa sürede geniş kitlelere ulaşabilmekte, ancak yeni bir gündemin altında aynı hızla kaybolabilmektedir. Paylaşım, yorum ve kısa süreli öfke kişiye üzerine düşeni yaptığı duygusunu verirken, ortak talebin belirlenmesi, muhatabına yöneltilmesi ve sonuç alınıncaya kadar izlenmesi çoğu kez gerçekleşmemektedir. Böylece basit bir görünürlük hâli, örgütlü ve süreklilik taşıyan siyasal eylemin yerine geçebilmektedir.

Norbert von Bischoff’un Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki yeni oluşumu yorumlarken kullandığı şu ifade, düşünce ile toplumsal hazırlık arasındaki ilişkiyi güçlü biçimde ortaya koymaktadır: “Hazır olmayan şeyi, en keskin fikir dahi hayata çağıramaz ve fikrin nefesi kendisine değmedikçe, en hazır olan şey dahi hayata kendiliğinden doğamaz.” Bu nedenle bir hukuksuzluğun, egemenliğe ilişkin bir kaygının veya ulusal onuru zedelediği düşünülen bir kararın toplumda rahatsızlık doğurması, tek başına ortak tepkinin ortaya çıkmasına yetmemektedir. Rahatsızlığın kendisini açıklayacak bir düşünceye, düşüncenin açık bir isteme ve istemin süreklilik taşıyan bir siyasal iradeye kavuşması gerekir.

Toplumda karşılığı bulunmayan düşünce bir tepkiyi yoktan meydana getiremeyeceği gibi, adı konulmayan ve yönü belirlenmeyen rahatsızlık da kendiliğinden ulusal bir iradeye dönüşemez. Bu nedenle, bugünkü toplumsal sessizliğin de yalnızca siyasal iktidarın baskı kapasitesi veya halkın kayıtsızlığı üzerinden açıklanması olanaklı değildir. İktidarı destekleme, yaptırım maliyetinden kaçınma, sonuç alınacağına inanmama, “dur bakalım sonu ne olacak” diyerek başkalarının tutumunu bekleme, bir sonraki seçime güvenme, kişisel hukuk yollarına yönelme ve özel alana çekilme gibi birbirinden farklı davranışlar aynı görünüm altında birleşmektedir.

Bu bağlamda Anadolu’nun itiraz belleğini yaşatmak, geçmişteki ayaklanmaları romantikleştirmeyi veya onları bugüne taşımayı değil, onların dayanağı olan adalet istemini ve iktidardan hesap sorma iradesini çağdaş yurttaşlık içinde yeniden tanımlamayı gerektirmektedir. Tebaanın adalet istemini yurttaşın sürekli siyasal sorumluluğuna dönüştürebildiği ölçüde toplum, yalnız kendisine yapılan haksızlığa tepki veren bireylerin toplamı olmaktan çıkar ve ortak geleceği üzerinde söz söyleyen gerçek bir siyasal özne hâline gelebilir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir